in

“Ne oldu, nedir bu halin?” “Ya işte, sağlam bir dayak yedim…”

İşte şimdi de sahada dayak yemiştim. Halbuki sadece anlamak istemiştim onları.

İkimiz de sustuk. Bakışlarıyla en sert rüzgarları bile tutup yere fırlatacak bir azametle baktı bana… O bana bakınca zaten ezilirdim ben. Eli, yüzü çamur çorak, mahcup bir çocuk gibi ne diyeceğimi bilemezdim. Gerçi yüzüm morluklarla dolu, elim sarılı ve hele ki omuzlarım… Aynada gördüğüm haliyle hiç iyi değildi. Bir kaç çatlak kesin vardı. Tamam da şimdi ben bunu nasıl anlatacaktım. İçinden ‘ayıp’ diyordu bana, biliyorum. İnsan dayak yediğini söyler miydi hiç? Döver, yıkar, vurur gelirdi ama asla ezik vaziyette gelmezdi…

Diyemedim… ‘Kırk kişi idiler, belki kırkbeş… Hangi birini dövseydim’ diyemedim. Dövemezdik de… Hem desem inanacak mıydı ki? Ama benden hep böyle bir şey beklendi bunun çok iyi farkındaydım.

Böyle kalabalık ve birbirine sıkı sıkıya bağlı, şu çocukluğumun Himen çizgi filmindeki gibi Voltran oluşturan samimi arkadaş gruplarından ilk defa dayak yemiyordum. “Kaçanın anası ağlamaz” atasözü benim lügatta yoktu o günlerde. Bildiğim analar da hep ağlıyordu. Yani hiç bir yere kaçamıyordum, kaçmamıştım. Şimdi de yalan söyleyemiyor ve inkar edemiyordum.

Bir defasında, bundan epey önce okul yıllarındaydı… Çeteleşme nedir, öğrendiğim okul yılları… 30 kişi bir kahvehane basmıştık… Bizim ‘yavlum mithat’ lakaplı arkadaşı komalık edenlerin takıldığı kahvehaneyi… 30 kişi kadardık biz. Hepsinin isimlerini şimdi bile sayarım da, saymayacağım… Ofli, Adanalı ve ben… Üçümüz en önde girmiştik baskına. Geriden de kimse gelmemişti. Halbuki üçerli gruplarla gelirken kümenin ortasında bir yerlerde idik. Birileri gaza basmış, nasıl olmuşsa en öne bizi içeri itmişti. Koca bir kahvehane -o zamanlar kafeteryalar daha icad edilmemişti- dolusu anarşist ile ne kadar kavga edilirse işte o kadar cihat etmiştik. Gerçi halterci ve iri yapılı Adanalı durumun hakkını vermişti de… İşte biz de ufak tefek çapımızla ondan rol çalmıştık biraz… Geri vitesi çalışmayan üç kafadar ve geri zekalı embesil numunesi olarak, kırılmak isteyen masa ve sandalyelere omuzlarımız ve sırtlarımızla bayağı iyi yardımcı olmuştuk. Yalnız o okey ıstakaları var ya… O kafamın en kalın yerine vurup, omuzuma ineni özellikle… Hiç iyi olmamıştı. Sanıyorum okey ıstakalarını o tarihten sonra plastikten yapmaya başladılar.

Bu kahvehane olayından sonra bir de okul yemekhanesinde aynı şekilde, bir olay olmuştu. Hadi “dayak yemedik” diyeceğim de, iki kişiye karşı bir yemekhane dolusu 40-50 kişi… Bizim vatan millet sakaryacılardan yine üç beş kişi yanımızdan kalkmış, üç beşi de kapıdan bakıp geri dönmüştü. Şimdi onlar da şahit olmasa kim inanır? Kimse inanmaz. Ama yemek masası ile duvar arasında, başım omuzum üstü dolu ve gardımı almış şekilde ayağa kalkmaya çalışırken benden önce doğrulan Antepli’nin aynı durumunu görünce anlamıştım başımıza geleni.. Tabldotlar yerdeydi ama masa ve sandalyeler yine parça parça sırtımızdan dökülüyordu. Çizgi filmde görsem inanmayacağım sahneydi. Ve zaten kendimi göremiyordum.

Bu iki olaydan sonra masa ve sandalye ikilisinden uzak durmaya çalıştım hep. Nedense içimde masa ve sandalyeye karşı bir nefret oluşmuştu. Koltuk belki ama beni de kimse oraya layık görmemişti. Sahada çalışmayı tercih nedenim de işte biraz da bunlardan dolayı olmuştu…

İşte şimdi de sahada dayak yemiştim. Halbuki sadece anlamak istemiştim onları.

Okul bitirme tezim gereği ikinci defa olmuştu ve ben iyi bir Das Kapital okuyucusuydum. Bütün komünist ve sosyalist manifestoları da ezbere bilirdim. Hatta Leninist, Stalinist ve maoist söylemler de dahil. Yanlız maoist yerine daha çok maocu deniyordu galiba. Adım yeşil komüniste çıkmıştı… Arasıra namaz filan kıldığımdan yeşildi, yoksa “kızıl” diyenler de vardı. Ta ki, bir gün Kavgam’ın hangi sayfasında ne yazdığını ezbere söyleyinceye kadar. “Hayır o Viyana günleri onbeşinci sayfadan yirmidokuzuncu sayfaya kadar” gibi bir cümle kurmuştum. Şimdi hatırlamıyorum. Ama hiç bir zaman “faşist” olmadığıma şahitlik edebilecekleri bir durum olmadığı için bu yafta sırtıma vurulmamıştı.

Das Kapital ve diğer manifestolarda emek, ücret denkleminden sonra iki şey daha vardı, hadi ona da denklem diyeyim… Ücretsiz eğitim ve ücretsiz sağlık hizmeti.

İşte… 2008 yılında, İstanbul’un en kalabalık ilçesinin göbeğinin göbeğinde, bunu bildiğim için dayak yedim.

O günlerde hükümet; şu kapısında, giriş katında Zaman Gazetesinde yazan bir yazıdan dolayı tartışıp yıllarca içeri sokulmadığım Ak Partinin hükümetlerinden biri işte… “18 yaş altına ücretsiz sağlık” hizmeti şeklinde bir tasarı sunmuştu meclise. İşte bunu Karl Marks Amca ve hatta ondan daha önceki amcalardan bu yana bunu istedikleri için savunması gereken, hatta geçmişte savunan birileri, bugün bu duruma itiraz ediyordu. Ellerinde oklava ya da golf sopası tipli sopalara iliştirilmiş pankartlar vardı. Bir de ortada masa… Gelen giden “selam yurttaş” deyip imza atıyordu. Ben hatayı ilk cümlede yaptım… 0stelik arka cebimde şimşek paratonerlerinin biricik düşmanı Vakit Gazetesi, hep belli olacak ve okunacak şekilde dururdu.

“Selamünaşeyküm…” Bir sessizlik ve ben devam ediyorum. “Niye itiraz ediyordunuz?” demiştim sadece… “Ücretsiz sağlık hizmeti mi? Hadi lan… Geri zekalı mısınız siz? Yıllardır bunu savunmadınız mı?”

Cümlelerimi tam olarak tamamlayamamıştım. Ama tam olarak bunları söylemeye çalıştım… Fırsat verselerdi daha fazlasını da söyleyecektim.

Sorumu sevmemişlerdi. Hele ki tipimi; bence asıl tipime gıcık olmuşlardı galiba. Ya da konuştuğum dili iyi bilmiyorlardı sanıyorum. Gerçekten çok samimi ve içten bir eda ile sormuştum. Oldum olası meraklı biriydim zaten ve merak etmiştim.

“Sana ne?” demişti biri.
“Faşist misiniz?” demiştim ben de…

Böyle deyince “hayır” yazılı bir flama sopasını kafama vurmaya çalışmıştı oradan biri. Kafam kalın ve sağlamdı. Ama sopa kırılmış ve afiş yere düşmüştü. Sonrası işte saymadım kaç kişi olduklarını. Olsunlar 40 kişi ya da hadi azaltayım, en az 15 olur ama; bir onlar vurmuştu, bir ben… Yok yok, onlar üç tane onbeş, ben de ancak fakir işi bir…

Şimdi bunu ben nasıl açıklayabilirdim ki bu bana “ayıp ayıp” diye bakıp da küçümseyen bakışlara… Hem ona hiç yalan da söylememiştim. Çevik kuvvet gelmeseydi, beni çekip almasaydı, onlardan birinin kafasını koltuk altımdan zorla çekmeseydi… Farklı ne olurdu, bilmiyorum… Zaten, ne olmuştu, tam olarak anlayıncaya kadar eğlence de bitmişti. Zaten hep öyle olmaz mı?

Gündüz Demirhan

Ne düşünüyorsun?

0 puanlar
Upvote Downvote

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading…

0

Yorumlar

0 yorumlar

Dünü Öldürenler?

DEVLET GÜCÜNÜN KAYNAĞI ADALETİN DOĞRU TARTAN TERAZİSİDİR?

DEVLET GÜCÜNÜN KAYNAĞI ADALETİN DOĞRU TARTAN TERAZİSİDİR?